Sinemadır… İyidir.

 

Avşar Sinemalarında filmin gösterimi başlamadan hemen önce Erkan Can’ın çok hoşuma giden repliğini ilk blog yazıma başlık yapmak istedim. Seksenli yıllardan itibaren öğrenciliğim süresince İstanbul’un sinematik zenginliğini elinden geldiğince içselleştirmeye, vazgeçilmezleştirmeye çabalamış bir sinemasever olarak bence de “sinema iyidir”.

Sinema geçmişim öyle çok da üzerine sayfalar dolusu yazılabilecek türden değil. Her sıradan sinema sevdalısı gibi benim de çok etkilendiğim filmler, bayıldığım aktör ve aktrisler, takip ettiğim yönetmenler var sorulduğunda söyleyebileceğim. İlk seyredişte anlamadığım, ayrıntılarını kaçırdığım ve planlı sekanslarıyla mutlaka hafızama kazımam lazım diye düşündüğüm için salondan çıkarken aynı filme ikinci kez gitmeyi kafaya koymuşluğum da var ayrıca. Filmden çok etkilendiğim için senaryonun dayandığı varsa bir kitabı satın alıp filmi bir de orada okumuşluğum ise cabası. Kısacası amatör bir sinema tutkunu olarak araya uzun süreler ve ciddi mesafeler girmiş olsa da hiçbir zaman kopmadığım, kopamadığım sinema sanatı ile hayli geçkin bir gönül bağım var. Olmayan da çok şey var şüphesiz, yahut eksik olan. Bunlardan en önemlisi, “sinema üzerine yazmak” olmuştur hep ve o da şimdilerde kendini var etme çabası içerisinde. Şüphesiz ben izin verirsem, ki denemeye ve bu konuda kendine bir şans tanımaya karar vermiş biri yazıyor bu satırları. İddialı değilim. Baktım olmadı, yazmayı bırakır ve izlerim eskiden olduğu gibi. Okurum.

Ben bir emekliyim. Oldukça yoğun tempoda geçen 28 yıllık çalışma hayatının sonrasında huzur içerisinde geçen her günümün en az bir buçuk, en fazla üç saatini (günde bazan bir, bazan da iki adet) film seyrederek değerlendirmeye çalışıyorum şu sıralar. Olabildiğince de düzenli bir şekilde. Örneğin, sinema salonlarının haftalık vizyon programları her Cuma sabahı yayınlanır yayınlanmaz bir sonraki vizyon başlangıcına kadar geçerli olacak şekilde bir “haftalık sinema programı” hazırlıyorum kendime ve mucbir sebep olmadıkça bu programa uyarak tüm vizyon filmlerini (bazı zaman kaybı ve gerçekten izlenmesi gereksiz olduğu her halinden belli olan yapımlar hariç) izlemeye çalışıyorum.

Her hafta vizyona giren 5-10 adet filmi izlemek İstanbul koşulları göz önünde bulundurulduğunda oldukça meşakkatli, ancak insan hayatına kattığı hareket de bir o kadar keyif verici. Bir süredir bu keyfi bir yandan yaşarken bir yandan da “yazarak taçlandırabilir miyim” sorusunun cevabını merak eder oldum. Bunu er ya da geç öğrenmenin bir yolu var elbet. Yazmak!

Bu ilk yazıyı fazla uzun tutmak niyetinde değilim. Genel anlamda sinema ve benim sinema ile hem eylem hem de düşünce temelinde gireceğim her türden etkileşim konusunda içimde bir şeyler yazma arzusu depreşecektir mutlaka (hatta bir süredir fena depreşiyor bile) ve ben bunu fazla geciktirmeden en verimli biçimde hayata geçirmekten yanayım. Zaman bu açıdan yeteneklerime, zaman yaratabilme kapasiteme ve sabrıma bağlı olarak tamam mı yoksa devam mı diyeceğim konusunda en güvenilir hakem olduğunu eminim Çok açık şekilde gösterecektir.

Öyleyse, ben en iyisi zamanı fazla bekletmeden bu ilk yazıyı yine Erkan Can üstadın, filmi başlatan kısacık repliği ile sonlandırarak parmağımı şıklatayım:

“Makinist … (Parmağını şıklatır)”

Keyifli seyirler herkese!